NATO’dan Çıkalım mı Çıkmayalım mı?

(09.12.2017)
 
 
Yrd. Doç. Dr. Serdar YILMAZ
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
 
NATO 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da 12 ülke arasında imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile Sovyet tehdidi ve Amerikan’ın değişen askeri stratejisinden ötürü kurulmuş uluslararası askeri bir birliktir/ittifaktır. Merkezi Brüksel olan NATO’nun İngilizce ve Fransızca olmak üzere iki resmi dili vardır. Türkiye ise 18 Şubat 1952 tarihinde birliğe üye olarak günümüze değin artarak sürecek ilişkilerin temelini atmıştır. Türkiye, NATO ittifakını uzun yıllar boyunca savunma ve güvenlik teminatı sağlamasının yanı sıra Türkiye’nin “Batılı” kimliğini pekiştiren bir birlik olarak görmüştür. Türkiye neden NATO’ya dâhil edilmiştir? ABD’nin değişen askeri stratejileri ve Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikası kapsamında Türkiye birliğe dâhil edilmiştir.
 
Peki, Türkiye NATO’ya neden üye olmak istemiştir? Kuzey Atlantik Antlaşması’nın beşinci maddesi NATO üyelerinden herhangi birine yapılacak bir saldırıya karşı diğer üyelerin birlikte karşılık vermesini öngördüğünden, Türk dış politika karar vericileri eğer NATO'ya üye olursak ülkemizi muhtemel bir Sovyet tehdit ve işgalinden koruyabiliriz inancını benimsemişlerdir. Dolayısıyla Türkiye açısından 2. Dünya Savaşı’nın özellikle son yılından itibaren iliklerine kadar hissetmeye başladığı Sovyet işgali tehdidi üye olmak için en temel sebeptir. Yani Kore’ye asker göndermemizle üyelik gelmemiştir. 19 Mart 1945 tarihinde Stalin’den emir alan SSCB Dışişleri Bakanı Molotov, Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper’e diplomatik bir nota vermiş ve bu noktasından Türk boğazlarının savunulması için Sovyetler Birliği’ne üs verilsin demiştir. Daha sonra iki kere daha Sarper ile yüz yüze görüşen Molotof, ilk görüşmesinde 1925 tarihli Türk-Sovyet Saldırmazlık Antlaşması’nın uzatılmayacağını söyleyerek adeta “bir gece ansızın gelebiliriz” mesajını vermiştir. İkinci görüşmede ise bardağı taşıran belki de son damla olan toprak talebinde bulunarak 1921 tarihli Moskova Antlaşması’nın hükümlerine uymayacağını, Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne verilmesini alenen istemiştir. Üstelik bu istekler ABD ve İngiltere’nin bilgisi dâhilinde yapılmıştır. 2. Dünya Savaşı sonunda ABD ve Sovyetler’in arası bozulunca bir nebze rahatlayan Türkiye, ABD’nin değişen askeri stratejisinin bir sonucu olarak Marshall yardımı alıp ordunun modernizasyonu yapılmaya başlanmış, Türkiye askerlerini Erzurum’a konuşlandırıp olası bir Sovyet saldırısına karşı teyakkuza geçmiştir. Bu arada Batılı devletler askeri bir örgütlenme etrafında toplanmaya başlayınca Türkiye için bir güvenlik çemberi ihtimali doğmuştur. 
 
Bu ihtimali değerlendirmek isteyen İsmet İnönü, çok partili seçimlerin yapılmasından dört gün önce 10 Mayıs 1950’de üyelik başvurusu yapmış fakat kabul görmemiştir. Üyelik Menderes hükümeti sırasında 18 Şubat 1952 tarihinde gerçekleşmiştir. Türkiye, 10 Mart 1954 tarihinde NATO Kuvvetler Sözleşmesi’ni imzalayarak ABD’ye Türkiye topraklarında askeri tesisler ve üsler kurmak ve askeri personel bulundurma imkânı sağlamıştır. Türkiye’nin üyeliğine Fransa, İngiltere, Hollanda ve Norveç gibi ülkeler karşı çıkmıştır. Neden? Çünkü Türkiye NATO üyesi olursa yanı başında komşu olduğu Ortadoğu bölgesinin sorunları birliğin içine taşınabilirdi ve sıcak bir çatışma halinde NATO’da müdahil olmak zorunda kalabilirdi. NATO üyeleri ayrıca SSCB ile karşı karşıya gelmek istemiyorlar ve özellikle Ortadoğu’yu ittifak için “alan dışı” görüyorlardı. 
 
NATO, başlarda ülkemizin güvenlik endişelerini giderecek bir tutum sergilememiş, adeta saldırı Sovyetler Birliği’nden gelirse müdahale zor olur mesajı vermiş ve Türkiye’ye Ortadoğu’nun meselelerine bulaşmama telkininde bulunmuştur. Yani NATO üyeliği sağladığı faydanın yanı sıra aslında Türkiye açısından ciddi güvenlik sorunlarına da sebebiyet vermiş ve özellikle ilk dönemlerde Türkiye bir anlamda Sovyetler Birliği’nin tehdidini üzerine çekmiştir. Soğuk Savaş sürerken ABD önderliğindeki NATO tarafından 1964 yılında Kıbrıs müdahalesi öncesinde ağır bir yaptırım ile karşılaşan Türkiye, uzun zaman kamuoyundan saklanan Johnson Mektubu ile diplomatik olmayan çok sert bir tavır ile karşı karşıya kalmıştır. “Tek taraflı harekete geçemezsiniz…”, “Sovyetler müdahale ederse…”, “Bizim silahları kullanamazsınız…” gibi ağır ifadelerin ardından Kıbrıs müdahalesi 10 yıl gecikmek zorunda kalmıştır. 1974 yılında Kıbrıs adasına yapılan çıkartma sonucu ABD Türkiye’ye bir kez daha yaptırım uygulamış ve Türkiye 1975-1978 yılları arasında ağır bir silah ambargosuna maruz bırakılmıştır. 
 
Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla kimlik ve amaç bunalımı yaşayan NATO, bir de bazı Avrupa Birliği ülkelerinin sadece Avrupalı ülkelerden oluşacak bir AB savunma örgütü fikrini ortaya atması ile sarsılmış, ABD, İngiltere ve Türkiye’nin tutumları ve AB içinde tek sesli hareket edilememesi yüzünden bu projeden vazgeçilmiştir. Aslında tehdidin gerek yapısı gerekse doğası değişmeye başlayınca NATO caydırıcılık özelliğinin kapsamını genişletecek bir dönüşüm sürecine girmiştir. 1990’lardan sonra insan hakları, barış operasyonları ve demokrasi gibi kavramları programına dâhil eden NATO, 11 Eylül 2001 terör olaylarından sonra siber güvenlik, hibrid savaşları, uluslararası terörizm, korsancılıkla etkin mücadele, enerji güzergâhlarının güvenliği ve kitlesel göç konularına da ziyadesiyle önem vermiştir. 
 
Türkiye, NATO ittifakı ile bir güvenlik şemsiyesine sahip olsa da yukarıda zikredilen Kıbrıs konusunda olduğu gibi zaman zaman söz konusu ittifak ile ciddi sorunlar yaşamıştır. Örneğin 1992 yılında Ege Denizi’nde yapılan “Kararlılık Gösterisi-92” adlı NATO tatbikatı sırasında ABD uçak gemisi Saratoga’nın fırlattığı 2 adet Seasparrow hava savunma füzesi Türk savaş gemisi Muavenet’i vurmuş ve bunun sonucunda beş Türk askeri şehit düşmüştür. İran-Irak savaşı nedeniyle NATO askerlerinin Türkiye’de konuşlandırılmasını isteyen Türkiye’ye, “alan dışı” denilerek karşı çıkılmıştır. Ancak bir süre sonra durumun vahameti anlaşılmış ve Ocak 1991’de Malatya’ya iki adet Patriot hava savunma sistemi kurulmuş ve 42 adet savaş uçağı konuşlandırılmıştır. 
 
Türkiye, ABD’nin 2003 yılındaki Irak müdahalesi sırasında sınırlarının ve halkının güvenliği için NATO ile istişare toplantısı yapmak istemiş, fakat “alan dışı” denilerek olumsuz yanıt almıştır. 2012 yılında ise Arap Baharı’nın şiddetini arttırmaya ve bazı uzun dönemli liderleri devirmeye başlamasıyla iç savaş artmış, terörist faaliyetler hız kazanmış ve bölgenin kalbi olan Türkiye Cumhuriyeti, topraklarını olası bir hava saldırısına karşı korumak için ABD önderliğinde başlatılan “Füze Kalkanı” projesine dâhil olarak 2012’de Malatya Kürecik’e radar sistemi kurdurtmuştur. 2013 yılında Çin ile Türkiye arasında yapılan uzun menzilli füze projesinden ise NATO ve ABD’nin tepkileri sonucu vazgeçilmiştir. AK parti hükümeti, Rus savaş uçaklarının 2015’in Ekim ayında Suriye sınırında Türk hava sahasını ihlal etmesi nedeniyle NATO'dan acil toplantı talebinde bulunmuş fakat cevap alamamıştır. Son olarak Türkiye’nin 24 Kasım 2015 tarihinde Türk hava sahasını ihlal eden bir Rus savaş uçağını (sonradan yapılan açıklamalara göre Rus uçağı olup olmadığı bilinmiyordu denilmiştir) angajman kuralları gereğince düşürmesinden sonra ABD, bu olay için “Türkiye ve Rusya hükümetleri arasında bir olay” demiş, NATO ise Türkiye krizi ile ilgili, sorunun diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini ve Rusya ile çatışmak istemediğini ifade ederek Türkiye’nin yanında güçlü bir irade sergilememiştir. 
 
NATO'nun Norveç’te 8-17 Kasım tarihleri arasında düzenlediği ‘Trident Javelin’ adlı dijital tatbikatında Atatürk'ün düşman liderler arasında ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ise düşmanla iş birliği içinde gösterildiği skandal ise Türkiye-NATO ilişkilerinin en üst perdeden tartışılmasına ve sorgulanmasına sebep olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti karar vericilerinin hükümeti ve muhalefetiyle en sert tonda eleştirilerine maruz kalan NATO, Genel Sekreteri Jens Stoltenberg nezdinde defalarca özür dilemiştir. Bu skandalın üzerine NATO’dan çıkalım ve alternatif yaratalım ya da biz alternatif olalım tarzında bazı yaklaşımlar olmuştur. Bu yazının temel amacı da bu yaklaşımların aksine Türkiye’nin neden NATO’dan çıkmayacağını ve NATO’nun şu anda alternatifinin olmadığını ele almaktır. 
 
Türkiye NATO’dan neden çıkmaz ve NATO’nun alternatifi var mıdır?
 
Bu soruların cevaplarını netleştirmeden önce son yaşanan NATO skandalını uluslararası siyaset açısından sistemik bir yaklaşımla değerlendirmekte fayda vardır. Bu sorun uluslararası siyaset açısından sistemik bir kriz değildir, aynı sistemi benimseyen ülkeler arasında yaşanan bir krizdir ve üye ülkelerin ve NATO yönetiminin karar alıcıları krizde bir denge noktası bularak (ki bulundu gibi) aralarında yapacakları kurumsal bilgi çerçevesinde krizi zamanla aşacaklardır. Nitekim NATO’nun önemli müttefiki olduğumuz ve işbirliğine devam edeceğimize yönelik açıklamalar devletin en üst noktalarından (Bekir Bozdağ ve İbrahim Kalın) deklare edilmiştir. Dolayısıyla Türkiye, NATO’dan hemen çıkmalı, başka alternatifler peşinden koşmalı tarzında NATO’ya bir cemiyet kulübü muamelesi yapan temeli kırılgan söylemlerden kaçınmak gereklidir. Türkiye NATO’nun en güçlü ordularından biridir ve NATO için yüksek miktarlarda harcamalar yapmıştır. Bunların dışında, Batılı kulüp kimliği, kolektif güvenlik konsepti, sınır güvenliği ve caydırıcı güvenlik bağlamında NATO, Türkiye için henüz alternatifi olmayan bir ittifaktır. Bunun tersine çıkalım, alternatif bulalım ya da biz alternatif olalım şeklinde söylemlere karşılık, üretim ekonomisi ve ileri teknoloji odaklı gelişimde dikkate alınır seviyeye geldiğimizde, bilim ve teknoloji geliştiren sürdürülebilir bir sistem kurduğumuzda belki de ayrılmaktan bahsedebilir hale gelebiliriz.  
 
Durumu daha net bir şekilde açıklamak gerekirse, eğer Türkiye bugün NATO’dan çıkarsa yavru vatan Kıbrıs’ta işgalci konumuna düşer, çünkü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin NATO’ya üyeliğinin önünde hiçbir engel kalmaz ve böylece Türkiye, NATO üyesi bir ülkeyi işgal etmiş olur. Bu durumda NATO beşinci maddesini Türkiye aleyhine işletebilir. Rusya veya Çin’in varlığı NATO’ya alternatif yaratmaz zira Rusya’ya güvenemeyeceğimizi zaman içinde anladık. Rus ayısıyla aynı ine girdiğimizde kuralları boz ayının belirlediği sözünü çok iyi bilmekteyiz. Rusya, Türkiye’nin hangi hayati olan meselelerinde Türkiye’nin tezlerini benimseyip hemfikir olmuştur, PKK?, PYD?, Kosova?, Kıbrıs meselesi?, Libya?, Mısır?, Kırım? ve Suriye? Bunlar sadece yakın zamanda olan olaylar ve bunlar gibi tarihsel gelişmeler de Rusya’ya neden güvenemeyeceğimizi göstermektedir. 
 
Çin’in ise ülkemiz için askeri bir şemsiye olmayacağı çünkü Çin’in böyle bir misyonunun olmadığını tüm küresel aktörler bilmektedir. Zaman zaman NATO’ya alternatif olarak gösterilen Şangay İşbirliği Örgütü’nün zaten NATO vari bir askeri-güvenlik ittifakı olmadığı/olamayacağı ise nettir. Türkiye’nin kendi hava savunma sistemini geliştirmeden NATO’dan ayrılması ülkemizi hava savunma sistemleri ve nükleer silahlar konusunda saldırıya açık bırakabilir. NATO üyeliği Türkiye’nin Batılı kimliğinin bir uzantısı olduğu için Türk ekonomisinin Batı temelli sermaye girdisi, Dolar ve Euro’ya bağlı ekonomik yapısı, özellikle Batılı ve NATO üyesi devletlerin yatırımlarını geri çekmelerine sebebiyet verebilir. Türkiye’nin NATO’dan ayrılması turizm gelirleri açısından Batılı kimliğinin geri plana itilmesiyle ciddi oranlarda düşebilir ve çok önemli bir gelir kaynağında kayda değer düşüşler yaşanabilir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve AB üyelik sürecinde olması gibi özel durumlarından dolayı ülkemize gelen batılı olmayan Asya ülkeleri yatırımlarını çekebilir. NATO’dan ayrılmak AB’den ayrılmak anlamına gelebilir.
 
Bu liste uzadıkça uzayabilir. Karşı argümanlar her zaman ortaya atılabilir ve 90 yıl öncesine gidip Türkiye’nin tamamıyla kendi ayakları üzerinde durması gerektiği gibi dönemsel koşulları göz ardı eden anakronik tutumlar sergilenebilir. Fakat Türkiye Cumhuriyeti dış politika yapıcıları ve karar alıcıları Türkiye’nin dış politikasını gözden geçirerek öfke, kısa dönemli beklenti ve irrasyonel davranışlarla değil, rasyonel ve temelleri sağlam planlamalarla diplomasi yapmalıdır (ki son dönemlerde AK parti hükümeti özellikle Suriye’de hatalardan ders çıkarmış bir politika izlemeye başlamıştır). Diplomatik yollarla çözülebilecek sorunlar kalabalıkları coşturmak için derinleştirilmemeli, ülkemizin yalnızlığa itilip izole edilmesine müsaade edilmemelidir.