2018 Yılında Türk Dış Politikası

(04.01.2019)
 

 

Oğuz Çelikkol

 

2018 Türk dış politikası açısından yoğun geçen bir yıl oldu. Komşu ülkelerde meydana gelen gelişmeler doğal olarak Türk dış politikasının gündeminde en ön sıradaydı. Türkiye, Suriye’de 2. askeri operasyonunu yapmak zorunda kaldı; Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları Türkiye’nin Suriye sınırının hemen tamamının, Fırat Nehri’nin batısındaki Suriye topraklarının PYD/YPG kontrolü altına girmesini önledi.

 

Türkiye esasen 2017 yılı ortalarında gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı Operasyonu ile Azez-Cerablus-Bab üçgeni içinde kalan 2 bin km2 kadarlık bir toprağın DEAŞ’tan alınarak Özgür Suriye Ordusunun (ÖSO) kontrolüne geçmesini sağlamış, böylece Türkiye sınırının hemen güneyinde PYD/YPG’nın kontrolünün Fırat’ın hemen batısında genişletmesi önlenmişti.

 

2018 Yılında Türkiye, Afrin bölgesini de PYD/YPG’nin kontrolünden çıkartarak, ÖSO’nun bu bölgede de hakimiyetini sağladı; böylece PYD/YPG’nin Suriye’de Irak’tan Akdeniz’e kadar uzanan bir bölgede kontrol sağlaması yönünde olabilecek planları tamamen boşa çıkartıldı. Afrin’deki Zeytin Dalı operasyonuyla (Münbiç dışında) PYD/YPG’nin Fırat’ın batısında kontrol ettiği topraklardaki kontrolünü kaybetmesi, Fırat’tan Türkiye’nin Hatay iline kadar Türkiye-Suriye sınırının hemen güneyindeki toprakların ÖSO kontrolüne girmesi sağlanmış oldu.

 

Suriye sorunu 2018 yılı boyunca Türkiye-ABD ilişkilerini olumsuz şekilde etkilemeye devam etti. Vaşington’un PYD/YPG ile giriştiği işbirliği Ankara’da giderek artan bir tepkiye neden oldu. ABD’li bazı yetkililerin Vaşington’un PYD/YPG ile Suriye’de olan ortaklığını “geçici ve taktiksel” olarak nitelendirmesi Ankara’da fazla bir yankı bulmadı. Vaşington’un PYD/YPG ile büyüyen ortaklığı ile Suriye’deki askeri varlığını DEAŞ’la mücadele ve İran’ın bölgedeki etkisinin azaltılması gerekçesiyle açıklaması da Ankara’da artan kuşkuları ortadan kaldırmadı.

 

Türkiye’den bakıldığında ABD-PYD/YPG ortaklığı giderek Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan ve Türkiye’nin hemen güneyinde Suriye (ve Irak topraklarının) bir bölümünde PKK kontrolünde bir Kürt devleti kurulması yönünde gelişen bir şekil almaktaydı. 2018 yılı son aylarında Türkiye’nin bu kez PYD/YPG kontrolündeki Doğu Suriye’de askeri bir operasyon yapma kararlılığının ortaya çıkması, Ankara-Vaşington hattında ilişkilerin daha da gerginleşebileceği yönündeki endişeleri arttırdı.

 

Türkiye açısından ABD ile Münbiç’te bir anlaşmaya varılması önemliydi ve Ankara Münbiç yol haritasının PYD/YPG kontrolündeki Doğu Suriye’de de uygulanmasını istiyordu. Ancak Münbiç anlaşmasının uygulanmasındaki gecikmeler Ankara’daki tepkiyi daha da büyüttü. Vaşington’un Münbiç yol haritasını Doğu Suriye’ye yayma konusunda harekete geçmeyeceği de daha açık bir şekilde ortaya çıktı. Türkiye’nin Doğu Suriye’de (PYD/YPG’ye karşı) askeri bir operasyon hazırlıkları üzerine ABD’den gelen bazı adımlar Ankara tarafından ABD’nin PYD/YPG’nin (Türkiye’ye karşı) koruyuculuğuna soyunması olarak nitelendirildi.

 

ABD’nin Türkiye-Suriye sınırında (YPG ile birlikte) gözlem noktaları kuracağını açıklaması ve ABD Genel Kurmay Başkanının Doğu Suriye’de 35 ila 40 bin kişilik bir ordu kurulması fikrini tekrar ortaya atmasından çok kısa bir süre sonra Beyaz Saray’dan gelen Suriye’den çekilme kararı sadece Dünya’yı değil Vaşington’daki bir çok ABD’li yetkiliyi de “şaşkınlık” içinde bıraktı. Başkan Trump’ın Suriye’den çekilmeyi uzun bir süreden beri savunduğunun bilinmesine rağmen, Beyaz Saray’dan gelen çekilme kararı “sürpriz” olarak nitelendirildi. Başkan Trump ile aynı fikirde olmayan ve kendisine danışılmamasından tedirgin olduğu anlaşılan Savunma Bakanı James Mattis görevinden istifa etti. Mattis’in ilk önce Şubat ayı sonunda görevini bırakacağı açıklanmışken, daha sonra istifanın hemen (Aralık ayı sonunda) yürürlüğe gireceği açıklandı.

 

ABD’nin Suriye’den çekilme kararı Türkiye-ABD ilişkilerinde ciddi bir sorunu ortadan kaldırmış gibi görünmektedir. Başkan Trump’ın çekilme kararını Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinde aldığı yönündeki açıklama ve haberler ilgi çekicidir. Türkiye ile ABD’nin Suriye’de (sorunun başında olduğu gibi) tekrar işbirliği yapma imkanlarının ortaya çıktığı üzerinde durulmaktadır. Türkiye’den gelen Doğu Suriye’deki mücadelenin tüm terör örgütlerini (PYD/YPG yanında DEAŞ’ı da) kapsayacağı yönündeki açıklamalar dikkat çekmektedir.

 

ABD’nin çekilme kararı öte yandan Suriye’de yeni bir durumu ortaya çıkartmaktadır. ABD’nin çekilmesinden sonra şu anda PYD/YPG’nin kontrol ettiği (Doğu ve Kuzey Suriye’deki) toprakların kimin eline geçeceği (Suriye’nin geleceği açısından) önemlidir. Rusya’dan gelen Doğu Suriye’nin Şam rejiminin eline geçmesi gerektiği yönündeki ilk açıklamaların Ankara için rahatlatıcı olmadığı açıktır. ABD’nin Suriye’den çekilmesinin mutlaka düzenli şekilde yapılması ve Türkiye ile koordineli bir şekilde aşamalı gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

 

Şam rejimi ile Suriye muhalefeti arasında, zaten Şam rejimi lehine dönen, dengenin daha da fazla bozulmaması Suriye’de yeni bir Anayasa hazırlanması çalışmalarının son aşamasına girildiği bir dönemde hayati önem taşımaktadır. Ülkenin büyük bölümünü kontrol eden ve petrol kaynaklarını ele geçiren Şam rejiminin Suriye’de daha özgürlükçü, daha demokratik ve daha çoğulcu bir Anayasa’ya evet demesi ihtimali giderek daha da azalacaktır. Anayasa Komitesi kurulsa bile Suriye’de yeni bir Anayasa yapma çalışmalarının ne kadar zor geçeceği doğal olarak ortadadır. Suriye politikaları geçmişte hatalarla dolu olan Vaşington’un bu aşamada hatalarına daha fazla devam etmemesi Suriye’nin geleceği açısından önem taşımaktadır.

 

Doğu Suriye’deki gelişmelerin tüm Suriye için önemini iyi değerlendiren Ankara Rusya’ya üst düzey bir heyet göndermiştir. Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı, MİT Müsteşarı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsünün de içinde yer aldığı bu heyetin Cumartesi günü Moskova’da yaptığı temasların olumlu geçtiği ve Türkiye ile Rusya’nın Doğu Suriye konusunda koordinasyon içinde olma kararı aldıkları anlaşılmaktadır. Moskova’nın Şam rejimini Doğu Suriye’de yeni “maceralara” girmeme konusunda ikna etmesi gerekmektedir.

 

Yeni yılın ikinci haftası içinde Beyaz Saray Milli Güvenlik Başdanışmanı John Bolton başkanlığında bir ABD heyetinin Suriye konusunu ele almak üzere Ankara’ya geleceği, Türkiye ile ABD arasındaki işbirliği ve koordinasyonun arttırılmasına çalışılacağı anlaşılmaktadır. Vaşington, DEAŞ’ın Suriye’den tamamen temizlenmesi yanında, eğer daha demokratik ve çoğulcu bir Suriye görmek istiyorsa, şimdi ılımlı muhalefeti destekler yönde hareket etmesi, Doğu Suriye’deki yeni dengelerin de o yönde oluşması için bölgeden çekilmesini Ankara ile eşgüdümle gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

 

Suriye’nin 2019 yılında Türk dış politikası için büyük önem taşımaya devam edeceği ortadadır. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğüne verdiği önemi zaten birçok kez açıklamıştır. Ancak Suriye’ye barışın yeni bir Anayasa ve ülkenin yönetiminde yapılacak gerçek reformlarla gelebileceği de açıktır. Esasen Şam rejimi 2011 yılında bu reformları gerçekleştirebilseydi, Suriye’nin 7 senedir süren uzun ve ülke için büyük bir yıkıma neden olan iç savaşa sürüklenmemiş olacağına inananlar çoğunluktadır.

 

Şimdi önemli olan husus 7 yıl süren yıkıcı bir iç savaştan sonra nihayet daha demokratik ve çoğulcu, birleştirici, halkın yönetimine katılmasını sağlayan, toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini koruyan bir Suriye’nin ortaya çıkartılması ve kurulmasıdır. Suriye’yi ve halkını, siyasi reformları içeren yeni bir Anayasa ile, tekrar birleştirmek ve ülkenin yönetilebilir olmasını sağlamak;  göçmenlerin ülkelerine geri dönebilmeleri ve ülkenin yeniden inşası için gerekli şartları sağlayacak gerekli siyasi yapının ortaya çıkartılması gerekmektedir.

 

2018 Yılında Türk dış politikasında önemli bir gelişme Türkiye-Rusya ilişkilerindeki düzelmenin devamıydı. 2018 Yılı içinde Türkiye-Rusya ilişkilerindeki hızlı düzelme devam etti ve 2015 öncesi seviyesine ulaştı. Hatay’da Suriye sınırında bir Rus savaş uçağının düşürülmesi olayından sonra hızla bozulan Türkiye-Rusya ilişkilerinin yine hızlı bir şekilde düzelmesinde Ankara ve Moskova’nın ortaya koyduğu siyasi irade önemli bir rol oynadı.

 

Türkiye ve Rusya ekonomilerinin birbirini tamamlamasının, ikili ekonomik ilişkilerin iki ülke için de önemli olmasının bu hızlı düzelmede en önemli rolü oynadığı muhakkaktır. İki ülke arasında enerji alanındaki işbirliği önemini giderek arttırmaktadır. Türk Akım doğal gaz boru hattının 2019 yılı içinde tamamlanması ve bu hat üzerinden doğal gaz akımının başlaması beklenmektedir.2019 Yılı içinde S-400 hava savunma sisteminin Türkiye’ye teslimi de planlanmaktadır. ABD’nin Türkiye’ye Patriot hava savunma sistemi satmak için harekete geçmesi ve Vaşington’un Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füzeleri almasına karşı çıkması karşısında konunun 2019’da Türkiye’nin dış politika gündeminde olacağı açıktır.

 

Rusya Devlet Başkanı Putin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği yılbaşı tebriğinde Rusya ile Türkiye’nin Avrasya’nın güvenliğini birlikte güçlendirmekte olduğuna değinmiştir. Rusya ile Türkiye’nin Suriye’deki işbirliği bunun iyi bir örneği olmaktadır. Suriye’de birleştirici, halkın yönetime katılımına izin veren siyasi ve ekonomik gerçek reformlar yapılması sağlanarak, Suriye sorununa siyasi bir çözüm bulunması zamanı gelmiştir. Suriye’de barışın Avrasya’nın güvenliğine ve istikrarına büyük bir katkı sağlayacağı açıktır.   

 

Türkiye için Yunanistan’la ilişkiler ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler 2018 yılında artan bir önem göstermiştir. Kıbrıs’ta birleşmeyle çözüm yönünde bir ilerleme ve atılım sağlanması beklentileri giderek azalmaktadır. Bugün de Rum tarafının Kıbrıs Türklerini eşit bir ortak ve Kıbrıs Devletini Rumlarla Türklerin tam eşitliği üzerine kurulacak bir yapı olarak görmeye başladıkları yönünde bir işaret bulunmamaktadır. Kıbrıs Rumları Kıbrıs Türklerini gerçek eşit bir ortak olarak tanımadan Kıbrıs sorununu Ada’da birleşme ile çözmek imkanı bulunmamaktadır.

 

Esasen Kıbrıs sorununun tüm siyasi geçmişi Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs Türklerini zaman içinde yok edecekleri bir azınlık durumuna düşürme çabası olarak ortaya çıkmaktadır. 1960’da Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar arasında dengeli eşitlik üzerine kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti de Kıbrıslı Rumların bu eşitliği ortadan kaldırma ve Kıbrıslı Türkleri zaman içinde eritecekleri bir azınlık durumuna düşürme yönünde harekete geçmeleri üzerine (3 yıl içinde) yıkılmıştır. Aradan geçen bunca zamana ve Ada’da ortaya çıkan bütün gerçeklere rağmen Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklere bakışında ve temel düşüncelerinde bir farklılık olduğu yönünde hiçbir işaret görülmemektedir.

 

Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin Kıbrıs konusunda artık farklı yaklaşımlar aramaları gerekliliğinin ortaya çıkmakta olduğu bir dönemde Doğu Akdeniz farklı bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Doğu Akdeniz’de deniz tabanında olduğu anlaşılan doğal gaz yatakları Türkiye’yi bölgede, şimdi farklı bir Yunanistan-Kıbrıs Rum Yönetimi “oyunuyla” karşı karşıya bırakmıştır.

 

Türkiye’yi Ege Denizi’nde kendi karasuları içinde hapsetmeyi planlayan zihniyetin şimdi Akdeniz’de aynı düşünceyi uygulama peşinde olduğu izlenmektedir. Ankara Ege Denizi’nde olduğu gibi şimdi Akdeniz’de haklarından vazgeçmeyeceğini çok açık şekilde ortaya koymuş, 2018 yılında atılan adımlar Doğu Akdeniz’in Türkiye için önemini hem bölge ülkelerine hem de Dünya’ya göstermeyi amaçlamıştır. Ankara, 2019 Yılında Doğu Akdeniz’de 2 sismik araştırma ve 2 sondaj gemisiyle faaliyet göstereceğini ve haklarını arayacağını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Ada’daki Kıbrıs Türk haklarını görmezlikten gelen girişimlerine devam etmesi ihtimali girdiğimiz yılda Doğu Akdeniz’i Türk dış politikasında hassas bölgelerden biri haline getirmektedir.

 

Akdeniz gibi Karadeniz de Türkiye için önem taşımaktadır. Rusya-Ukrayna ilişkilerindeki gelişmeler Türkiye’nin Karadeniz’deki gelişmeleri de dikkatle izlemesini zorunlu kılmıştır. 2018 yılında Rusya-Ukrayna ilişkileri daha da gerginleşmiş, 2018 Azak Denizi üzerinden Moskova ile Kiev arasında yaşanan bir gerginlikle kapanmıştır. 2019 yılında Ukrayna’da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacak olması Moskova-Kiev ilişkilerinin daha da gerginleşmesi tehlikesini arttırmaktadır. Karadeniz’de dengelerde meydana gelebilecek her türlü gelişme Ankara’yı doğrudan ilgilendirmektedir.

 

Karadeniz’de Türkiye’nin iyi ilişkiler devam ettirdiği iki komşu arasındaki gerginlikte olabilecek yeni tırmanmalar Ankara için rahatsızlık vericidir. Ancak, Ankara’dan bakıldığında, Karadeniz’deki sorun Rusya ile Ukrayna arasındaki gelişmeler, Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Ukrayna’daki ayrılıkçı savaşı desteklemesi değildir. Avrupa Birliği (AB) ve NATO’nun Rusya ve Ukrayna sorununa artan ölçülerde karışması ihtimali Türkiye için daha da tedirginlik vericidir.

 

Karadeniz’de bir NATO-Rusya gerginliği, Montrö Anlaşmasının tartışılmaya açılması Ankara’nın istemediği hususlardır. Gürcistan ve Ukrayna sorunları Karadeniz’deki dengeleri zorlayıcı yönde gelişme özellikleri taşımaktadır. Bugün Karadeniz’e kıyıdaş olan ülkelerden Bulgaristan ve Romanya da hem NATO hem de AB üyesidir. NATO’nun Karadeniz’de daimi bir deniz gücü oluşturmak istemesi Karadeniz’de yeni ve ciddi sorunlara yol açabilecek gelişmeleri başlatabilecektir. Son Azak krizi sırasında NATO ve AB’nin Ukrayna-Rusya krizine doğrudan karışma yönündeki (Ukrayna’dan gelen) çağrılara olumlu yaklaşmamaları dikkat çekici ve Ankara için oldukça rahatlatıcıdır.

 

Ankara’nın 2019 yılında Suriye’deki gelişmeler kadar Irak’la da ilgilenmesi gerekecektir. Başkan Trump’ın Noel vesilesiyle Irak’taki ABD askerlerine yaptığı ziyaretin Irak’ta yeni tartışmalara neden olduğu izlenmiştir. Trump’ın Irak’a yaptığı kısa ziyaret sırasında Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi ile (yüzyüze) görüşmemesi dikkatleri çekmiş, çeşitli yorumlara neden olmuştur. Irak, ABD ile İran arasında bölgedeki rekabetin en yoğun olduğu düşünülen ülkedir. Başkan Trump,  Suriye’den çekilme kararının hemen arkasından gelen Irak (Irak’taki Amerikan askerlerini)  ziyareti sırasında, ABD’nin Irak’tan çekilmeyeceğini açıklamıştır.

 

Türkiye açısından önemli bir ekonomik ortak olan Irak, PKK ile mücadele açısından da büyük önem taşımaktadır. 2019’da Ankara’ya yapılacak ilk üst düzey resmi ziyaretlerden birinin Irak’tan gelecek olması ilgi çekicidir. Irak Cumhurbaşkanı Bahram Salih yeni yılın ilk haftasında Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirecektir. Ankara’ya 2018’in Cumhurbaşkanı düzeyinde son ziyaretinin İran’dan yapılmış olması çerçevesinde bu ziyaretin de ilgi çekmesi beklenmektedir.

 

Irak 1970’lerden bu yana Türkiye için önemli bir ekonomik ortak durumuna gelmiştir. Irak, uzun bir dönemden beri, Türkiye’nin dış ticaretinde ilk beş ülke arasına girmektedir. 2018 yılında da durum böyledir. 2018 yılı yaz aylarında Türkiye’nin Irak içinde Kandil’in kuzey bölgelerinde (Hakurk’ta) düzenlediği kara operasyonu, Aralık ayında Sincar ve Karacak Dağı’na düzenlenen yoğun hava operasyonu Türkiye’nin Irak’ta PKK ile mücadeledeki kararlılığını açıkça ortaya koymaktadır.

 

Irak’ta 2018 yılı içinde yapılan seçimler sonucu yeni bir Başbakan bulunmaktadır. Başbakan Abdulmehdi hem İran’a hem de ABD’ye yakın olarak bilinmektedir.  2019 yılı içinde Türkiye, Irak’ta merkezi yönetimle ilişkilerini geliştirmek yanında, Kürt Özerk Yönetimi’yle ilişkilerinde de düzenlemelere gitmek durumundadır. Ankara-Erbil ilişkilerinde, Barzani’nin bağımsızlık referandumunda ısrarından bu yana, süren soğukluk hala devam etmektedir. Ankara-Bağdat kadar Ankara-Erbil ilişkilerinin de yeni bir temel üzerinde yapılanması önem taşımaktadır.          

 

İran’la ilişkiler Ankara için 2018’de önemini arttırarak sürdüren diğer bir konu olmuştur. Vaşington-Tahran ilişkilerindeki hızlı bozulmanın Ankara tarafından 2019 içinde de yakından takip edilmesi gerekecektir. Başkan Trump seçim kampanyası sırasında başlattığı İran karşıtı söylemlerini 2018 yılında, iktidara geldikten 1,5 yıl kadar sonra uygulamaya geçirmiş, ABD’yi İran Nükleer Anlaşması’ndan çekmiş, ABD İran’a yeniden geniş bir yaptırımlar rejimi uygulamaya başlamıştır. Türkiye’nin Vaşington tarafından bu yaptırımlar rejiminden muaf tutulan az sayıdaki ülke içinde tutulması her ne kadar şimdilik Ankara’yı bir ölçüde rahatlattı ise de, İran’ı izole etmek  (hatta mevcut rejimi değiştirmek) için başlatıldığı anlaşılan politikaların yakından izlenmesi gereği devam etmektedir.

 

ABD, 2020 Başkanlık seçim kampanyası içine şimdiden girmektedir. 2018’de Başkan Trump’ın İran ve Filistin karşıtı politikalarının gideren İsrail Başbakanı Netanyahu’nun paralelinde ve etkisinde oluştuğunu gösteren işaretler artmıştır. 2018’de Vaşington’dan İsrail-Filistin ilişkilerinde Filistin karşıtı sayılan bir dizi karar gelmiştir. Başkan Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner tarafından,  Başbakan Netanyahu’nun görüşleri doğrultusunda hazırlandığı belirtilen, yeni barış planı 2018 yılında açıklanmamıştır. Vaşington’dan gelen işaretler bu Filistin planının yakın bir gelecekte açıklanabileceğini göstermektedir.

 

Başkan Trump’ın Filistinlilerin kabul etmeyeceği şimdiden açık olduğu görülen bu planın aralarında Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Ürdün gibi (Vaşington’a yakın)  Arap ülkeleri tarafından tam olarak desteklenmesi ve Filistinlilere kabul ettirilmesi beklentisi içinde olduğu; bu durumun Orta Doğu’da ciddi sıkıntılara yol açabileceği ifade edilmektedir. ABD’nin uluslararası toplumun beklentilerinden uzak gerçek iki devletli çözümden uzaklaşması ve Filistinlilere bir “çözüm” empoze etme gayretleri içine girmesi, sadece Orta Doğu’da değil tüm İslam Dünya’sı içinde ciddi sıkıntılara yol açma tehlikesini taşımaktadır.

 

2018 içinde Türk ve Dünya kamuoyunun en fazla dikkatini çeken olay şüphesiz Kaşıkçı cinayeti olmuştur. Kaşıkcı olayının Suudi Arabistan’ın Türkiye ile ilişkilerini ilgilendiren bir yanı bulunduğu gibi, Suudi Arabistan’ın uluslararası toplum, başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri ve her şeyden önce Suudi Arabistan’ın uluslararası imajını ilgilendiren yönleri de bulunmaktadır.

 

Kaşıkçı cinayetinin her yönüyle Suudi Arabistan’ı çok olumsuz şekilde etkilediği açıktır. Riyad açısından ABD ile ilişkiler büyük bir önem taşımaktadır. Başkan Trump’ın Suudi yönetimine çok yakın tutumuna rağmen, Vaşington’da esmekte olan Suudi Arabistan aleyhtarı rüzgarların Riyad’ı büyük ölçüde tedirgin ettiği izlenmektedir.

 

ABD Kongresi’nde Senato kanadında kabul edilen Yemen ve Kaşıkçı cinayeti ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Salman’ı doğrudan ilişkilendiren karar tasarılarının akıbeti ve kanunlaşıp kanunlaşmayacağı henüz belli değildir. Bununla birlikte Temsilciler Meclisi kanadının Demokrat Partinin yönetimine geçmesinden sonra, Kongre’deki Suudi Arabistan karşıtı tutumun daha da kuvvetlenmesi beklentisi bulunmaktadır.

 

Kaşıkçı cinayeti Suudi Arabistan’ın dış ilişkilerine ve Suudi imajına yaptığı çok olumsuz etkiler dışında, yabancı bir ülkede diplomatik misyon binalarında işlenmesi sebebiyle, diplomatik bağışıklıkların çok açık bir şekilde kötüye kullanılması olarak da iz bırakıcı bir olaydır. Diplomatik bağışıklık ve ayrıcalıklar uluslararası ilişkilerin sağlıklı bir şekilde işlemesi için önem taşımaktadır. Diplomatik bağışıklıkların bu şekilde kötüye kullanılması önümüzdeki dönemde yeni tartışmaların açılmasını tetikleyebilecektir.

 

Kaşıkçı cinayeti ile ilgili birçok soru henüz yanıt bulmuş değildir. Suudi Arabistan’ın cinayete açıklık getirmek için Türkiye ile tam bir işbirliği yapmadığı da ortadadır. Bu durumda cinayetin karanlık kalan yanlarının aydınlatılması ve gerçek sorumlularının ortaya çıkartılması için uluslararası bir soruşturma açılıp açılmayacağı da henüz açıklık kazanmamıştır. Basında yer alan son bilgiler bu konuda Türkiye’nin “bazı ülkelerle” birlikte çalıştığı yönündedir. Birleşmiş Milletler çerçevesinde uluslararası bir soruşturma açılmasının Riyad üzerindeki baskıyı arttırarak devam ettireceğine şüphe bulunmamaktadır.

 

Uluslararası basın Suudi Arabistan’daki son kabine ve üst düzey yönetici değişikliklerini Kaşıkçı cinayeti ile ilişkilendirmiş ve Riyad’ın Kaşıkçı cinayetinin etkilerinden kurtulma çabası olarak nitelendirmiştir. Bununla birlikte Suudi Kraliyet ailesinin bazı üst düzey yöneticilerde yaptığı değişikliklerin esasta Veliaht Prens Salman’ı güçlendirdiği de konuşulan bir husustur.

 

Kaşıkçı cinayetinin 2019 yılında da Türkiye’nin gündeminde kalmaya devam edeceği, Türk ve uluslararası toplumun ilgisini çekmeye devam edeceği görülmektedir. Kaşıkçı cinayetinin bir etkisi de uluslararası toplumun dikkatlerinin Yemen Savaşı üzerine toplanması olmuştur. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen Savaşı’ndaki rolleri giderek daha fazla ışık altına girmektedir. Yemen savaşını siyasi bir çözümle bitirme ve Yemen halkının çektiği acıları hafifletme çabaları 2018 son aylarında ivme kazanmış ve bu yönde bazı gelişmeler de sağlanmıştır.                           

 

Kaşıkçı cinayeti olayından sonra 2019 yılında Ankara’nın Suudi Arabistan ile ilişkilerinde meydana gelebilecek gelişmeler de Türk dış politikası açısından ilgiyle izlenecektir. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanının, Riyad’daki son Hükümet revizyonunda değişmesi, Ankara-Riyad temaslarını rahatlatıcı bir gelişme olabilecektir. Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri bölge dengeleri açısından önemlidir. Riyad’ın bir süreden beri Türkiye’ye karşı izlediği yanlış politikalardan sonra, şimdi ilişkilerin yoluna sokulması için ilk adımın Suudi Arabistan’dan gelmesi önem taşımaktadır.

 

2018 Türkiye-Avrupa Birliği ülkeleri ilişkileri açısından da bir düzelme yılı olma özelliği göstermiştir. Daha önceki iki yıl içinde yaşanan ciddi krizlerden sonra Türkiye’nin başta Almanya olmak üzere AB üyesi ülkelerle ilişkilerinde geçen yıl ortaya çıkan olumlu yöndeki gelişmelerin 2019’da da devam etmesi önem taşımaktadır. 2018 yılı içinde Almanya ile üst düzey diyalog yeniden başlamıştır. Türkiye-AB ilişkileri ise “donmuş” bir durumda, buzdolabındadır. AB tarafının Türkiye ile ilişkilere canlılık verecek adımları bir türlü atamadığı izlenmektedir. Örneğin Gümrük Birliğinin yenilenmesi ve genişletilmesi müzakerelerinin başlaması ve biran önce tamamlanması Türkiye-AB ilişkilerine önemli bir ivme kazandırabilecektir.    

 

Türkiye, 2018 yılında çok yönlü bir dış politika izleme yönünde adımlarına devam etmiştir. Türkiye’nin Afrika, Asya ve Güney Amerika ülkelerine açılımı devam etmektedir. 2018 yılında içinde Laos ve Paraguay’ın bulunduğu ülkelerde Büyükelçilikler açılmış, birçok Afrika, Asya ve Güney Amerika ülkeleriyle diplomatik ilişkiler yeni bir düzeye taşınmıştır. Yeni birçok ülkeyle siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin arttırılması amacıyla üst düzey ziyaretlere önem verildiği izlenmektedir.

 

2019 yılında Ankara’ya ilk resmi ziyaretin Pakistan Başbakanı İmran Han tarafından gerçekleştirilecek olması önemlidir. Pakistan Türkiye’ye yakın dostluğunu her vesileyle göstermiş bir ülkedir. 2019 yılında Türkiye’nin eski dostlukların güçlendirilmesi ve yeni dostlar, siyasi ve ekonomik ortaklar aranmaya devam etmesi gerektiği açıktır.

 

Bütün okuyucularımın yeni yılını en iyi dileklerimle kutlar, 2019’un ülkemiz ve tüm Dünya için güzelliklere vesile olmasını dilerim.