Çileli Kırım Türklüğü!

(21.05.2020)
 

 

Hikmet EREN

EkoAvrasya Yönetim Kurulu Başkanı

 

Aluştadan esken yeller yüzüme vurdu

Balalıktan ösken evge köz yaşım düştü

Men bu yerde yaşalmadım yaşlığıma toyalmadım

Vatanıma hasret kaldım ey güzel Kırım

 

Kırım… Zulmün, baskının, sürgünün, acının ve hüznün tarihidir. Kadim Türk yurdu Deşt-i Kıpçak coğrafyasındaki Kırım yarımadasına, Kasım 1943’te Stalingrad’da Alman ordusuna karşı büyük bir galibiyet kazanan Kızıl Ordu birlikleri, ilerlemesini sürdürerek 10 Nisan 1944’te Kırım’a yeniden hâkim oldu. Kırım’ın yeniden Sovyet hâkimiyetine girmesinin ardından, Kızıl Ordu askerlerinin Kırım Türkü’ne yönelik ağır baskılar uyguladığı, Kırım Türkü’nü katlettikleri bilinmektedir.

 

Akmescit şehrinin bütün ağaçları darağacı olmuş, şehrin sokaklarında kurşuna dizmelerle binlerce Kırım Tatarı katledilmiştir. Sovyet yetkililer elde götürebilecek eşyanızı alın ve on beş dakika içerisinde hazır olun…” emrini vermiş, büyük kısmını kadınların, çocukların ve yaşlıların oluşturduğu binlerce insan ne olup bittiğini anlamadığı bir sersemlikle meydanlara toplanmıştı ve sonra onları ölüme taşıyacak trenlere insanlık dışı bir muameleyle bindirilmişlerdi. Çocuklar ve yaşlılar açlığa, susuzluğa, vagonların havasızlığına dayanamıyor; ölenler ilk istasyonda indiriliyor ve gömülmelerine dahi izin verilmiyordu. Yaşlı kadınlar ve çocuklar acıdan ve kederden çılgına dönmüş halde, sanki kaçmaları için izin veriliyormuşçasına bırakılıyorlar fakat hepsinin ardından kurşunlar yağdırılıyordu. Bunlar ve bizim tanıdık olmadığımız daha fazlasıyla, çaresiz Kırım Tatarları’na vahşi bir muamele reva görülüyordu.

 

Kırım Türklüğü’nün büyük yolbaşçısı Mustafa Aga (Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu) şöyle der: “Her yıl 18 Mayısta toplanıp sürgün yerlerinde yoksulluk ve kanunsuzlukla yaşam mücadelesi ile birlikte anavatanına dönme mücadelesini verenlere ve vatan hasretini çekip gurbette ölenlere dua etmek, bizim hem manevi hem dinî borcumuzdur. Geleceğimizin kendi ellerimizde olduğunun altını bir kez daha çizmek istiyorum. Çocuklarımızın geleceği için, halkımızın anavatanında bütün haklarının iade edilmesi için, vatanımızda olası kan dökülmesinin önlenmesi için, halkımıza karşı işlenen suçun sonuçlarının en kısa zamanda oradan kaldırılması için bizim hareketlerimizin son derece dengeli, organize ve aktif olması lazım.”

 

Ve şimdi…  Kırımoğlu’nun dediği gibi haykırmanın tam zamanıdır.

 

Ey Güzel Kırım, ey çileli Kırım Türklüğü!

 

Don ve Dinyeperin sakin suları hiç bu kadar hüzünle çağlamamıştı. Karadeniz hiç bu kadar karaya çalınmamıştı. Saltık Gazinin, Altınordunun Fatihin emaneti Kırım. Gaspıralı’nın, Reşid Mediyevin, Bekir Sıtkı Çobanzadenin Cengiz Dağcı’nın Kırım’ı. Şimdi eskisinden daha hüzünlü. Akmescit, Akyar, Bahçesaray şimdi o günden beri çok sessiz.

 

18 Mayıs 1944 yılında yaşanılan bu büyük trajedinin ardından upuzun 76 yıl geçti. Acılar yaşatılan halk, topraklarına hasret kaldı. On binlerce Kırımlı bu hasret içinde yaşamını yitirdi. Topraklarına ulaşanların gururla mutluluk yüreklerinde olsa da yaşatılan eziyetler ve verdikleri kayıplarla hüzün hep yanlarında. Bazıları ise diğer ülkelere yerleşerek vatana hasret; ana babaya, eşe dosta hasret…

 

Bölgede işgal ve asimile politikası hâlâ devam etmekte; Türkiye, millî mücadelelerine devam eden Kırım Tatarları’nın yanında olarak Rusya tarafından toprakların ilhakını hiçbir zaman kabul etmemektedir. Kırım Tatarı soydaşlarımızın millî duruşlarından dolayı gurur duyuyoruz. Geçmişte yaşanan tüm acı ve kederleri paylaşıyor, onurlu mücadelelerinde soydaşlarımızın yanında olduğumuzu her daim haykırıyoruz.

 

Kırımlı âşıkların muhaceret türküleri ve nağmelerinde yad ellerde yaşanan sıkıntıları, acıları, döktükleri gözyaşlarını değil, Kırım’ın yeniden vatan olmasının huzurunu, sevincini söylemesini istiyoruz ve Türk dünyası olarak hep bir ağızdan diyoruz ki: “Kırım bize yeniden yurt ve mezar olmadan, düşmana gülzar olmaz.”