Asıl kırılma Çin’in Rusya’ya ne kadar yaklaştığı değildir. Asıl kırılma, NATO’nun Rusya’yı çevrelemeye odaklanan güvenlik mimarisinin Çin’i daha görünür, daha bağımsız ve daha iddialı bir nükleer aktöre dönüştürmesidir. Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, Çin-Rusya stratejik yakınlaşması bağlamında küresel güvenlik mimarisinin dönüşümünü kaleme aldı.
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde, küresel sistemin en önemli NATO zirvelerinden birine tanıklık ettik. Uluslararası sistemin çok merkezliliğe evrildiği, transatlantik ilişkilerin sorgulandığı ve Batı merkezli güvenlik mimarisinin geleceğinin tartışmaya açıldığı bir dönemde gerçekleştirilen Ankara NATO Zirvesi, ittifak açısından önemli bir kırılma eşiğini temsil etmekte ve NATO’nun 1949’dan bu yana geçirdiği değişim ve dönüşüm sürecine eklenen yeni bir halkadır. Ancak asıl mesele, ittifak içindeki bu dönüşümün küresel sistemde nasıl bir karşılık bulacağı ve ortaya çıkacak sonuçların ne ölçüde kontrol edilebileceğidir. Çünkü NATO yalnızca kendi içindeki yük paylaşımını, savunma üretimini ya da caydırıcılık kapasitesini tartışmamaktadır. Aynı zamanda küresel güç rekabetinin yönünü, yeni cepheleşme alanlarını ve Batı dışındaki aktörlerin bu dönüşüme nasıl karşılık vereceğini doğrudan etkilemektedir. Bu noktada en dikkat çekici gelişme, Çin’in 6 Temmuz’da Pasifik Okyanusu’na doğru denizaltından fırlatılan stratejik balistik füze denemesi. Bu deneme, yalnızca yeni bir silah sisteminin teknik kontrolü veya rutin bir askerî faaliyet olarak okunmamalıdır. Aksine, söz konusu test Çin’in nükleer caydırıcılığında kara merkezli ve görece sabit bir yapıdan daha dengeli, hareketli, tespit edilmesi zor ve hayatta kalma kapasitesi yüksek bir nükleer kuvvet mimarisine geçmeye çalıştığını göstermekte.
Çin, 6 Temmuz 2026’da Güney Çin Denizi’nden Pasifik Okyanusu’na doğru JL-2 veya JL-3 tipi denizaltından fırlatılan kıtalararası balistik füze denemesi gerçekleştirdi. Test rutin yıllık askerî eğitim programının parçası olarak açıklansa da, yaklaşık 7 bin 300 [1] kilometrelik uçuş mesafesi ve denizaltı temelli nükleer kapasitenin görünür hâle getirilmesi önemli. Elbette denemenin Çin-Rusya Ortak Deniz 2026 tatbikatıyla aynı döneme denk gelmesi, gelişmeye teknik boyutun ötesinde siyasi ve stratejik bir anlam kazandırmakta. Ancak Rusya’nın teste doğrudan katıldığına dair doğrulanmış bir açıklama da yok; deneme, Çin’in bağımsız stratejik caydırıcılığını ortaya koyan bir kapasite gösterisi olarak öne çıkmaktadır.
Çin-Rusya yakınlaşması mı, yeni bir stratejik iş bölümü mü?
Soğuk Savaş’ın nükleer dengesi büyük ölçüde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki ikili rekabete dayanıyordu. Bugün ise ABD ve Rusya’nın yanına hızla büyüyen Çin nükleer kapasitesi eklenmektedir. Rusya, yaklaşık 5 bin 459 nükleer savaş başlığıyla dünyanın en büyük nükleer güçlerinden biri olmayı sürdürmektedir. Çin ise yaklaşık 620 nükleer savaş başlığıyla Rusya’nın sayısal olarak gerisinde olsa da son yıllarda nükleer kapasitesini en hızlı artıran aktör olarak dikkat çekmektedir.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasından bu yana Çin ile Rusya arasındaki stratejik yakınlaşma, uluslararası sistemde en çok tartışılan başlıklardan biri hâline gelmiştir. Her ne kadar Pekin “küresel olaylara doğrudan taraf olmama” söylemini sürdürse de, savaşın başlamasıyla birlikte Moskova ile geliştirdiği siyasi, ekonomik ve askerî koordinasyon dikkat çekici biçimde derinleşmiştir. Ancak bu ilişkiyi yalnızca Batı karşıtı bir ittifak veya klasik bir askerî yakınlaşma olarak okumak eksik bir değerlendirme olacaktır. Mayıs 2026’da Çin, Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından yayımlanan ve “kapsamlı stratejik koordinasyonun daha da güçlendirilmesini” öngören ortak bildiride çok kutuplu uluslararası sistemin güçlendirilmesi ve stratejik istikrarın korunması gerektiği vurgulanmıştır. Bu durum Çin-Rusya ilişkilerinin giderek daha kurumsal ve koordineli bir yapıya evrildiğini göstermektedir. [2] Bu yakınlaşmayı NATO benzeri bir askerî ittifak olarak değerlendirmek doğru değildir. Çin, Rusya-Ukrayna Savaşı’na doğrudan taraf olmamakta, Moskova’nın askerî operasyonlarına fiilen katılmamakta ve kendi stratejik özerkliğini korumaya büyük önem vermektedir. Aynı şekilde Rusya’nın da Tayvan konusunda Çin adına otomatik bir askerî yükümlülüğü bulunmamaktadır. Tam da bu noktada, 6 Temmuz 2026’da gerçekleştirilen denizaltıdan fırlatılan stratejik balistik füze denemesi yeni bir anlam kazanmaktadır. Çünkü bu deneme yalnızca Çin-Rusya yakınlaşmasının askerî boyutunu güçlendiren bir gelişme değildir. Çin’in Rusya’nın nükleer şemsiyesi altında hareket eden ikincil bir güç olmadığını; kendi bağımsız stratejik caydırıcılığını inşa ettiğini göstermekte. Dolayısıyla Çin’in füze denemesini “Rusya’ya destek” olarak okumak eksik kalır.
Yeni güvenlik mimarisi ne söylüyor?
Çin, Rusya’nın Avrupa’da NATO üzerinde oluşturduğu stratejik baskıya paralel olarak Hint-Pasifik’te ikinci bir stratejik cephe açıyor. Pekin, Moskova’nın yerini almamakta; fakat ABD ve NATO’nun dikkatini iki farklı coğrafyada aynı anda yönetmek zorunda bırakacak yeni bir güç dengesi inşa etmekte. Çin’in kara konuşlu sistemlerden deniz konuşlu sistemlere yönelmesi, büyük güç rekabetinin okyanus boyutunu güçlendirirken Pasifik, Arktik ve Hint Okyanusu’nu denizaltıların, deniz gözetleme ağlarının, insansız sistemlerin ve nükleer caydırıcılık devriyelerinin kesiştiği alanlara dönüştürmekte. Bu gelişme, Mahan’ın deniz hâkimiyeti yaklaşımının günümüzde farklı bir boyut kazandığını göstermektedir. Deniz hâkimiyeti artık yalnızca savaş gemilerini, deniz üslerini ve ticaret yollarını kontrol etmekten ibaret değildir; denizaltıları, sensör ağlarını, uydu bağlantılarını ve nükleer ikinci vuruş kapasitesini yönetebilen devletler yeni dönemin deniz gücünü belirlemektedir.
Nitekim Çin-Rusya ilişkileri, Rusya’nın Avrupa’da oluşturduğu jeopolitik baskının Çin tarafından Hint-Pasifik’te tamamlandığı yeni bir stratejik iş bölümü bulunduğunu akıllara getirmekte. Pekin artık yalnızca Rusya’nın stratejik ortağı değil; ABD ve Rusya’nın yanında bağımsız bir küresel nükleer kutup olma iddiasını açık biçimde ortaya koyan üçüncü büyük güç konumuna doğru ilerlemektedir.
Nitekim üç kutuplu nükleer sistem, Soğuk Savaş’ın ikili dengesine kıyasla çok daha karmaşık bir güvenlik ortamı üretmektedir. Çünkü ABD’nin Çin’e karşı geliştirdiği füze savunma sistemleri ve Rusya’ya yönelik uzun menzilli askerî kapasitesi, yalnızca hedef aldığı aktör tarafından değil, üçüncü büyük güç tarafından da potansiyel tehdit olarak algılanabilmektedir. Böylece bir devlete karşı atılan adım diğer iki devletin de silahlanmasına yol açabilir. Asıl kırılma Çin’in Rusya’ya ne kadar yaklaştığı değildir. Asıl kırılma, NATO’nun Rusya’yı çevrelemeye odaklanan güvenlik mimarisinin Çin’i daha görünür, daha bağımsız ve daha iddialı bir nükleer aktöre dönüştürmesidir. Keza NATO’nun Hint-Pasifik ortaklarıyla ilişkilerini derinleştirdiği bir dönemde Pekin’in denizaltı temelli caydırıcılığını görünür hâle getirmesi, ittifakın bölgeye doğru genişleyen güvenlik etkisine karşı verilmiş dolaylı bir cevap olarak da okunabilir. Bu nedenle 6 Temmuz’daki füze denemesi yalnızca askerî bir test değil; çok merkezli uluslararası sistemin yeni güç dengesini ilan eden stratejik bir mesaj olarak görülmelidir.
[1] https://www.csis.org/analysis/chinas-slbm-test-underscores-importance-ballistic-missile-launch-notification-agreement
[2] https://nl.china-embassy.gov.cn/eng/zgyw/202605/t20260520_11914662.htm
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan
Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi

